Pastörize Yaşamlar

Geçtiğimiz pazar günü olağan haftalık alışveriş işlemini hallederken birara sebze-meyvelerin olduğu reyonda dalmışım. Öyle böyle değil ciddi ciddi artık beynimin içinin doluluğundan mı yoksa yorgunluktan mı bilmem dalıp gitmişim taa uzaklara. Bizim oğlanın çekiştirmesi ile geldim kendime. Önünde durduğum rafın üzerinde minik küreler biçiminde hazırlanmış patatesler, havuçlar, minyatür patlıcan, kabaklar, envai çeşit salata malzemesi, hazır kıyılmış soğanlar, yıkanmış kullanılmaya hazır sebzeler yani yaşamı kolaylaştırmak için aklınıza ne geliyorsa vardı.

İşte o an hani bazen duymuşsunuzdur hayatlarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini bahseden insanları. Aynen bana da öyle oldu. Çocukluğuma gittim bir an için. Nereden baksanız 25-30 yıl önceye. Sokaklarda seyyar satıcıların, sütçülerin, yoğurtçuların dolaştığı, kadınların camlardan sepetler sarkıttığı o eski günlere. En sevdiğim şeylerden biriydi sütçünün her akşamüstü bize süt getirmesini izlemek. Bir elinde güğümü, bir elinde ölçü kapları merdivenlerden oflaya poflaya çıkar, annemin bana verdiği kabın içine ölçerek dökerdi o bol sulandırılmış sütü. Bayılırdım o akışa. Sırf her defasında o ölçekten kaba boşalan sütün dansını izleyebilmek için koşardım kapıya sütçü geldi anne bağırtıları içinde. Şimdiki gibi marketten kutuyu alıp kafanıza dikemezdiniz, önce güzelce bir kaynardı, taşmasın diye başında beklenirdi, bazen dibi tutar, garip bir tadı olurdu. Ama süt tadı gelirdi her ne kadar sulandırılmış olsa da. Üstü kaymak tutardı ama ben hala kaymaktan nefret ederim. Şimdilerde çoğu kişinin sağlıksız diye evlerine sokmadığı o sütlerle büyüdük biz. Pastörize sütle ise çok zaman sonra tanıştık. Zamanla o eski sokak sütçüleri kayboldu yerini sağlıklı!!! şişe ve kutu sütler aldı. Ne var ki artık süt tadını alamıyorum.

Yalnız sütçüler değil yaşamlarımızdan ebediyyen ayrılan, sokak yoğurtçularını da hiç unutmam. Hele hele ellerindeki o metal geniş kaşığı tülbentin ucunu kaldırıp kaymak gibi yoğurda daldırdıklarında aldığım hazzı tarif edemem. Bayılırdım seyretmeye. Şimdi evhamlı anneler “Ay deli misin, sokaktan yoğurt mu alınır? ” diyerek garip bir tiksintiyle baksalar da biz o yoğurtlarla büyüdük. Bazen ekşi falan olurdu ama yoğurttu yediğimiz.

Zaten zamane kadınları da bir tuhaf. Annemin bizi rahat ettirmek için didinmelerini hatırlıyorum da şimdiki kadınların şikayetleri bana mızıkçı çocukların mızmızları gibi geliyor. Onlar altbezi kaynatmayı bilmezler ama primanın tüm ebatlarını ezbelerinde tutarlar. Hero Baby’den Milupa’dan haberleri vardır elbet. Ama et suyuna sebze çorbasını yap desen beceremezler. Banyo günlerimizde annem önce sobayı kor haline getirirdi üşümeyelim diye. Banyoda kazanla su kaynatır, o kazanı tuttuğu gibi küçük tüpün üzerinden indirirverirdi. Şampuan falan nerede yahu, kafama yediğim o beyaz sabun darbelerini hayatım boyunca unutmam ama belki de en sevdiğim şeylerden biridir o beyaz sabun kokusu. Çamaşır günlerinde bütün gün o merdaneli makinenin tepesinde olurdu, kaç defa kaptırmıştı kolunu o merdaneye hatırlamıyorum. Ama bir gün olsun hayatın anlamını sorguladığını depresyondan bahsettiğini, çıkmazlarda olduğunu duymadım. Sanki bütün bu duygusal karambollerin nedeni hayatımızı bu kolaya alıştıran yeniliklermiş gibi geliyor bana, belki de yanılıyorum, bilemem.

Geçende bizim oğlana spor ayakkabı beğeniyoruz oyun oynarken giysin diye o kadar çeşit içinde akla karayı seçtik. Oysa o yaşlarda özellikle de yazları ayaklarımızdan tokyo eksik olmazdı. Hani şu lastikten, renkli şeritli tabanlı, ıslandığında ayağınızın içinde vıcır vıcır kaydığı, parmaklarınızın ucundan çıkıverdiği şıpıdık terlikler. Çoğu zaman kopardı ön taraflarını tutan ince lastik parçası ama rahmetli dedemin diktiğini ve o şekilde giydiğimi çok iyi hatırlıyorum. Belki de o yüzden severdim yalın ayak gezmeyi. Tabanlarımın su topladığını hatırlarım kum üzerinde top peşinde yalınayak koştururken. Ama öylesine mutluydum ki… Bu anlattıklarım hayatımın en güzel zamanları.

Bütün bunlara rağmen çevreme bakındığımda hemen hemen herkeste bir karamsarlık, duygusal boşluklar, depresyonlar, panik ataklar… Nedir bu yahu? Hiç bir şeye sahip değilken mutluyduk.. Şimdi herşeye sahibiz, duygusuz. Herşeyden şikayet eder hale geldik, evimizden, arabamızın gürültüsünden, karımızdan, kocamızdan, sevgilimizden, çocuğumuzdan, işimizden, yaşadığımız şehirden… Öte yandan hak vermiyor değilim. Herşey değişti. Yaşamlar değişti. Komşuluk yokoldu.. Bakın 1o yıldır aynı evde oturuyorum apartmandan 5 kişi ismi ver deyin, veremem.. Ama eski mahallemizde herkesi ev ev, sokak sokak bilirdim. Hala hatırlıyorum.. Delisini, akıllısını,  cazgırını, kabadayısını..

Kısacası sadece sütler değil bozulan, pastörize olan. Biz insanlar da pastörize hale geldik, kendimizi soyutladık çevremizden. Varsa yoksa yaşam mücadelesi. Ödenecek faturalar, çocuğun okul taksidi, evin kirası, evsahibinin aybaşındaki dırdırı..

Özlüyorum ben o eski pastörize olmayan günlerimi…

5 yorum

  1. Deniz diyor ki:

    Bir arkadaşımla benzer konuları geçenlerde konuştuk :) Yoğurtçuları mesela :) Sütçüyü, banyo sobasını, kazanı, ne bileyim o günlere ait daha bir dolu şey. Sabunlar da :) Komşuluk demişsin, inan yok. Asansörde karşılaşmadıkça kimseyle selamlaşmıyoruz. Ben dahil. Ama biraz da düşününce o yıllarda bu kadar sıkıntımız var mıydı, bu kadar dertli miydik, pazarlarda çarşılarda bu kadar çeşit yoktu alabileceklerimiz sınırlıydı, bütçeye uyduruyorduk. dünyadan bi haber olduğumuz için iletişim de sınırlıydı sonuçta bu kadar uydu yoktu. patagonyadaki bilmem ne salgınını da hemen öğrenmiyorduk ya da tıp ilerlememişti bu kadar çok hastalık oldugunu da bilmiyorduk. bir aspirin yetiyordu. ama şimdi biliyoruz ki baş ağrısının binlerce nedeni var. adam bile öldürebiliyor. al sana işte bir stres nedeni:) Arkadaşımla konuşurken bir de suçlu bulduk bugünler için: Teknoloji. Internet ne kadar çok zamanımızı alıyor, bilg. başına oturduğumuzda kaç saat sonra kalkabiliyoruz. Bayramlaşmalar artık cep tel. mesajıyla yapılıyor. Bir dolu kanal, dvd vs var.. komşuyla iki laf etmek yerine oturup film seyretmek varken evde..örnek çok.

    Özlüyoruz o yıllarımızı ama yapacak bir şey de yok gibi.

  2. Kamil Hınık diyor ki:

    Yenik düşüyor herşey zamana
    Biz büyüdük ve kirlendi dünya…….

     
    Sadece kirlense iyi, komple .mına koyuldu artık toparlanmaz.
     
    Peki kim yaptı bunu?
     
    Ben o apartman çocuklarından şüpheleniyorum. Bunlar, biz sokakta oynarken camdan bize bakarlardı. Anneleri salmazdı onları sokağa. Yüzleri pamuk beyazı olur, ne dizlerinde ne dirseklerinde hiç kabuklu yara olmazdı. Onları sokak ta görmediğimiz gibi okulda da görmezdik. Adını söyleyemediğimiz uzaktaki özel okullara giderlerdi.
    Okul servisleri bunları kapıdan alır kapıya bırakırdı. Bence o zaman kurdular planlarını. Lan adamlara bişi de yapmadık ha. Biz kendi kendimize topumuzu, saklanbaçımızı filan oynuyorduk. Sen bize ne gıcık kaptın ki.?
    Keşke iyi bir dövseydik bunları servis kapısından apartman kapısına kadar olan arada sıkıştırıp. Ya da kıraydık camlarını, zillerine basıp basıp kacsaydık. Hani hak etseydik.
     
    Ben bunu bilir bunu söylerim. Bunu onlar yaptı. .mına kodugumun beyaz tenli apartman çocukları. Büyüdüler ve zehir ettiler dünyayı. Şimdi tüm çocuklar apartman çocuğu.

  3. Nurcan Ört&uuml diyor ki:

    ne güzel yazmışsın Taylan Hocam. Öyle bir köy yaşamına dönmek bütün hedefim… oğlum için, kendim için :)

  4. Vildan diyor ki:

    Oyyy okurken .. çocuklugumu yaşadım resmen .. Bizden sonraki kuşak daha az şanslı bir sonraki kuşağa göre.. Biz dolu dolu yaşadık çoçukluğumuzu.. yara bere içinde ama kahkalarla ve daha doğal bir yaşamla daha insani.. bizden sonraki kuşak kreşlerde veya evde yanlız büyüdü .. Teknoloji gelişirken bir çok şeyide götürüyor .. Hayatlar ve insanlar aynen dediğin gibi pastorize.. dondurulmuş ve zamanı geldiginde çarcabuk tuketilmesi gereken anlar ..Sanırım bizim gibi ülkelerde yozlaşarak "gelişiyoruz "…

Düşünceleriniz...